Yaşıyorum işte demenin başka bir yolu…
Nefes aldığımız sürece zaman geçiyor ve hayatta zamanın tekerine takılmış bizimle ilerliyor.
Nefes aldığımız sürece zaman geçiyor ve hayatta zamanın tekerine takılmış bizimle ilerliyor.
Değişik hayatlar, farklı yaşanmışlıklar tanıdıkça anlıyorum; herkesin istediği aynı aslında. Mutluluk, daha da ötesinde huzur. Doğru ya da yanlış bir yerlerde aranıyor huzur. Kaybetmesi çok kolay, yeniden yakalaması çok zor. Hayat gerçekten bu kadar zor mu? Olmazdı aslında, egolar ve bencillikler olmasaydı. Ama bunlarda hayatın bir parçası. Önemli olan ruhumuzu her şeye ve herkese rağmen olgunlaştırabilmek.
Görebilmeyi öğrenebildiğimiz sürece her yerde cevapların gizli olduğunu ya da ip uçlarını birleştirebildiğimizde cevaplara ulaşabileceğimizi anlamalıyız. Kendimize dürüst oldukça doğru yollarda devam ederiz yolculuğumuza.
Kişi vicdanının sesini duyabildiği kadar insandır.
Yalan gerçeği öğreninceye kadarki avuntudur sadece ve gerçek ne kadar geç öğrenilirse o kadar alışması zor olur; özelliklede bir yalana inandiktan sonra.
Rüzgara karşı göğsüm açıkta yürüyorum. Rüzgar gömleğimin düğmeleri arasından usulca süzülüp çıplak tenimi soğutuyor az evvel indiğim sıcacık dolmuşun kaloriferiyle ısınmış olan. Taksimde yürüyorum Beyoğlunda. Bir telaş hızla yürüyor insanlar. Kimi işine yetişmek için, kimi okuluna yetişmek için, kimi de bilmediğim yerlere. Ben de işe gidiyorum ama daha çok erken koşturmak için. Yürüyorum düşünürken; düşünüyorum yürürken. Az sonra bir bankanın önünden geçiyorum önünde tek sıra bekleşen ihtiyarlar; oysa daha iki saat var bankanın açılmasına. Hepside yoldan geçen ruhları ihtiyar ama bedenleri genç koşuşturup duran insanlara bakıyorlar. Kimbilir neler geçiyor akıllarından. Geçmiş güzel günler ve şimdide bir banka önünde az miktarda para için sabahın bu saatinde bekleşiyorlar. Anneler geliyor bana doğru ; geçenlerde avuçlarında yavruları, sırtlarında minik okul çantaları adresini bilmediğim bir okula doğru giderken, anladımki bugün erkenciler çünkü yalnızlardı bu sefer. Evlerine dönüyorlar sanırım. Fakir mahallerine. Bir kaç turist görüyorum az ilerde. Heyecanla birazda sanki yorgun bir telaşla yürüyorlar sırtlarında herşeyleri; iki ayaklı kaplumbağalar gibi. Hava sıcacık henüz sabah ayazından yeni çıkmamıza rağmen. Ama ayaklarında sandaletler var, nerden geliyorlarki burası bu kadar sıcak tenlerine. Sokak arasından biri çıkıyor, belliki sokaklarda yaşıyor. Elinde bir broşüre sardığı teneke kutuda birası, dilinde bir kaç isyan sözcüğü. Ne fazla yüksek sesle söylüyor ne de çok kısık sesle. Belli belirsiz isyan ediyor hayata. Deli diyorlar onun için. Yok deli değil aslında çok akıllı. Sadece görmezden gelememiş, düşünmeden edememiş etrafındaki iğrençlikleri, haksızlıkları, yolsuzlukları… Bir başka sokaktan bir kadın çıkıyor. Bu saatte ne işi olaki buralarda dedirtiyor görünüşüyle. Sanki gece istemedende hiç tanımadığı bir adamın koynunda uzanmış. Cebinde saydığı da geçen gecenin bedeli olsa gerek. Ara sokaklardan yokluk fışkırıyor. Ana caddelerden zenginlik. Ne büyük tezatlık koyun koyuna yaşıyor. Ana caddede dükkanlardaki fiyatlar dudak uçuklatıyor, ara sokaklardaki olaylar dudak uçuklatıyor. Birileri var yolunun nereye çıktığını bilmediğim bir sokağa dönüyor usulca. Şimdide sabahları kimbilir kaçta işe başlayan bir adam dükkanların camlarını siliyor boylu boyunca. Kalabalıklaşmadan cadde, dükkanlar açılmadan bitirmeye çalışıyor. Titiz bir acelecelik var bedeninde. Simitçi dükkanına giriyorum bir şeyler almak için guruldayan karnıma. İçeride köşeye sinmiş lise çağındaki öğrenciler var. Kıkırdaşıyorlar dükkana giren yeni müşteriyi süzerek. Az ilerideki okulda okuyanlar geliyor çoğunlukla buraya. Hayatta henüz dersler dışında pek dert görmemiş şanslı şımarıklar ya da dertlerini bastırmak istercesine şımaran şanssızlar. Dert görmesinler en çilelisinden ama kayıtsızda kalmasınlar çevrelerine. İnci pastanesinin önünden geçiyorum damağımda eski bir tat beliriveriyor, tıpkı incinin eski olduğu kadar…..
Sayfalarca yazmak isterdim sevgimin büyüklüğünü.
Aylarca haykırmak isterdim adını.
Bir ömrü paylaşmak isterdim seninle.
Oysa sen nokta koydun hemen satır sonuna.
Bir gün bile değil, bir dakika sonra bıraktın adımı söylemeyi.
Bırak bir ömrü, bir günü bile paylaşmadın benimle.
Ben seni kalbime gömdüm, sen beni unuttun bile.
Bir çiçek gibi açar sonra solarım.
Bir ateş gibi parlar sonra sönerim.
Bir nehir gibi çağlar sonra durulurum.
Bir güneş gibi doğar sonra batarım.
Bir gün gibi başlar sonra biterim.
Bırak ben tek kaşifin olayım. Kendimi böyle avutayım. Avunmakla geçiyor zaten zamanım, hayallerimle geçtiği kadar. Özleminle kavruluyorum düşünceler arasında. Ben sana aşık oluyorum bir değil birkaç kez. Sesin kulaklarımda, dudakların dudaklarımda, tenin bedenimde mühür oldu. Aşkın yüreğimde alev oldu, hasretinle kavurdu…
Kaybolmuşluğumuzu mu ,yoksa boşvermişliğimizi mi ,yoksa bitişimizi mi görüyoruz aynalarda ve tüm yansımalarda.?
Görmeyi becerebiliyor muyuz yoksa sadece bize sunulan görüntülerle mi yetiniyoruz?
Güven dediğimiz duygumuzu kendimize bile yitirmişken neden hala yalan dünyanın düzenine boyun eğiyoruz?
Yanlışı bile bile neden yanlış yollarda ilerliyoruz? Yoksa bizde mi yanlışız? Yanlışlığımızı bilip kendi kendimizi yok etmekten mi korkuyoruz, yoksa çıkarlarımız için mi yolumuzu içinden çıkılması zor bir labirente çeviriyoruz?
Duygusallığımız hala saf mı acaba? Sevgilerimiz hala derin ve içten mi? Yüreğimizi kasıp kavuran o duyguda neyin nesi? Gerçek mi ;yalan mı?
Farkında mıyız yoksa farkındaymışız gibi görünüp göz mü boyuyoruz kendimizce.?
Yarattığımız, neden hep kötüye eğilim gösteriyor? Yanlış hammadde kullanmaktan mı, yoksa yarattığımızı yoğuran toplumdan mı; yoksa içine sevgi koymayı unuttuğumuzdan mı ileri geliyor bu çarpıklık.?
Çarpık ilişkilerimizi neden hala muhafaza ediyoruz? Bencil çıkarcılığımızdan mı, yoksa aptallığımızdan mı? Yoksa yalnızlığımızı ne olursa olsun deyip düşüncesizce yok etmeye çalıştığımızdan mı?
Kör müyüz yoksa sadece gözü olmayan maskeler mi geçirdik yüzlerimize? Çirkin bakışlarımızı gizlemek için mi taktık maskeleri yoksa çirkin bakışlardan kaçmak için mi?
Düzen var mı yoksa düzen dediğimiz aslında kendi yarattığımız karmaşada yavaş yavaş kaybolup giderken varlığını uydurduğumuz bir can simidi mi?
Varolmayanı var kabul edip hayallere dalıp hiç çıkmamak yerine neden hayallerimizi gerçeğe çevirmeye çalışmıyoruz? Hayal kurmanın gerçekleştirmekten daha kolay olduğunu bildiğimizden her zaman yaptığımız gibi kaçmak mı diyoruz?
Çalışıp çabalamıyorsak biz neden yoruluyoruz? Kendi yarattığımız bencil kargaşadan mı yoksa karmaşık bencilliğimizden mi?
Peki ya özgürlük? O gerçekten var mı? Özgürlük kanat takıp bulutlara uçmak mı,bencilliğimize karışacak olmadan her istediğimizi kolayca elde etmek mi? Kısıtlandığını iddia ettiğimiz özgürlüğümüzü kendimiz mi kısıtlıyoruz yoksa aslında özgürlükte kendimizin uydurduğu bir kavram mı?
Esiri olmuşum aşkının
Tutkunu olmuşum senin
İlerlerken yolundan sevginin
Ben bağlanmışım sana.
Her bakışta ayrı bir heyecan
Her dokunuşta ayrı bir titreyiş
Her sözcükte ayrı bir sevinç
Yaşarken ben seninle
Hayallerimin esşri olmuşum.
Geleceğim ve şimdimde
Sen varsın hep hayallerimde.
Akan gözyaşlarım uğrunaysa
Kahkahalarım sanaysa
Gözlerim yolunda kaldıysa
Yüreğimde sen varsan
Anlaki hala seninim.
Ve bilki seni
Ölesiye çok seviyorum Aşkım
Yakında…